geleni gelene aktar

En telaşlı olduğun anda derin bir nefes al ve bırak. Ama sadece nefesini değil, her şeyi.

Mesele yaşamaya karar vermek. Gerisi çoraptan da sökülür, tereyağından da çekilir.

'Yaşamak' yanım ağır basmıyor bugün. 'Ne gerek var?' diye düşünüyorum, nasılsa ölmeyecek miyiz!

Yanlışlarını düzeltmek istediğimiz insanlar, gerçekten onları düzeltmemiz için mi yoksa onlara bakıp kendimizi düzeltmemiz için mi karşımıza çıkar?

"Her Türk asker doğar" yerine "Her Türk bilimadamı doğar, Her Türk sporcu doğar, Her Türk çevreci doğar" ya da "Centilmen doğar" denseydi zamanında, acaba nasıl bir ülkemiz olurdu. 

GELİR HER ŞEY BİR GÜN SAKİNCE

Kararsızlıklarımın sonucuydu her şey
Bilemeyişlerimden bir yol yaptım
Utangaçlıklarımdan bir kariyer
Yalnız yürüdüm, kendimle çoğaldım
Bir çok ben gördüm, sadeleşerek azaldım
Biraz bilinmezlik koymuş tanrı damarlarıma
Pek çok da talihsizlik
Engeller çeşit çeşit
Çaresizlik göbek adım olmuş
Nerden gitseydim
Ne yapsaydım
Hep güçsüzdüm, kime danışsaydım
Oldu yolum yavaşça
Açtı güller sabırla suladıkça
Bir gün varıverdim semaya
Oturup konuştum tanrıyla
Ak sakallı değilmiş
Bizi bizden bilirmiş
Ben kendime baktıkça
Yol git gide genişlemiş
Bile isteye aldım valizimi
Dünyadan çektim eteğimi
Kaldıkça elimde sadece benden olanlar
Bildim nihayet kendi kıymetimi

Girne/2014

Az önceki yazımda, bilinen siyasi ekonomik sistem dışında, insanın değişerek, korkularından arınarak kendi sistemini yaratabileceğine değinmiştim. Ve bu güzel yaşam için seçim sistemine, seçmeye seçilmeye ihtiyacımız olmadığından. Sanki Köylü Ekrem bunun yaşayan örneklerinden biri!

Bu da Benim Gündemim

Son günlerde insanların hayatı artık iyice “siyaset ve skandalları” oldu. Seçimin yaklaşması, sürekli yeni kasetlerin ortaya çıkması, buna rağmen yine herkesin pişkince hayatına devam etmesi vb sebeplerden dolayı gündemimiz sürekli siyaset. Ben genelde gündemle ilgili yazı yazmam çünkü gündem sürekli değişir ama insan hep aynıdır. Asıl keşfedilmesi gerekenin insan olduğunu, hayat olduğunu düşünürüm. O yüzden kendime, yani insana dair yazmayı daha değerli buluyorum. Ki bu yazımda da gündeme değinip, yine insanla ilgili yazacağım. 

Ben Cuma günü askerden izne geldim ve Cuma günü de gidiyorum usta birliğime. Askere giderken “Oh be şu seçim kampanyası zamanı sivil hayatta olmayacağım için çok şanslıyım” demiştim. Çünkü bangır bangır dolanan parti otobüslerini, avaz avaz bağıran siyasetçileri vb efektleri görmeyecek olmak bence büyük nimet. Rezidanslarla çevrili bir şehirde küçük bir yeşil alan bulup kuşlarla vakit geçirmeye benziyordu benim askere gidişim de bu yüzden. Ama şimdi izindeyim ve yaklaşık 1 haftadır her şeyi görüyor ve duyuyorum.

Açıkçası beni eskisi kadar rahatsız etmedi olan bitenler. Hatta yaşananlar hoşuma bile gidiyor. Çünkü insanın doğruyu anlaması için bazen bir ton yanlışın içinde kör olması, temizliğin değerini anlamak için bayağı bir kirlenmesi, sevginin yapıcılığını görmek için nefretiyle bayağı bir yakıp yıkması gerekiyor. Sonra anlıyor asıl değerli olanın ne olduğunu. Benim ülkem böyle bir süreçten geçiyor ve iletişim çağında olduğumuz için bunu yüzümüze yüzümüze ve çok sert yaşıyoruz. Şunu hemen belirtmeliyim ki bu yazı bir Akp eleştirisi değil, sadece olan bitene geniş bir açıdan bakma çabası. Çünkü herkes fanatizm boyutlarında yaşadığı için siyaseti, burnumuzun dibini göremez hale geldik. Peki neler var burnumuzun dibinde?

Öncelikle siyaset, politika ve dirsek temasında olduğu ne varsa yalanın, rüşvetin, üç kağıdın, nefretin kollarında yatar olmuş. Hangi parti olduğu fark etmeksizin siyaset zaten uzun zamandır bir “zenginleşme ve güç elde etme” mesleği haline gelmiş. Bugün gelinen nokta, sadece tüm bunların canlı canlı karşımıza konmasıdır. Çok bariz ki siyasilerin hizmet etmekle, ülkeye faydalı olmakla falan bi ilgileri yok. Tek dertleri -üniversite öğrencilerinin bir yere kapağı atma derdi gibi- bir yerde mevki sahibi olmak. Sonrası zaten çorap söküğü gibi geliyor. Bir bakmışsın kendisiyle beraber onlarca hatta yüzlerce insan da -değişik yollardan- zenginlenmiş. Ne kadar kanuna uymayan iş varsa hepsini yapıyorlar. Muhakkak size de yapılmıştır ya da etrafınızda görmüşsünüzdür “torpil” yapılan birilerini. İşte bizim ülkemiz “torpil” üstüne dönen bir ülke. Hepimiz lafa gelince iyi insanlarız ama hastanede sıra beklememek için, oğlumuza burs çıkarabilmek, kızımızı bir yerde işe sokmak vb sebeplerden tanıdık birilerini deveye sokuyoruz. Bu, biz kötü insanlar olduğumuzdan, yalancı, dolandırıcı insanlar olduğumuzdan değil, çareyi burada bulduğumuzdan oluyor. Bizim ülkemizde alnının teriyle, kurallara, kanunlara uyarak yaşayan insan sayısı kaç tanedir sizce? Ama şimdi hepimiz oturup siyasetçilere sabahtan akşama kadar demediğimizi bırakmıyoruz. Bizim ülkemizde insanlar kırmızı ışıkta karşıya geçerler yeşilde değil, yere çöp atar, denizi kirletirler, sevmedikleri işlerde neredeyse sıfır verimle çalışırlar, ilişkilerimizin çoğu yalan ve kandırmaca üstüne kurulu, en çok önemsediğimiz şeylerin başında markalı giyinmek ve güzel görünmek var. O yüzden ülkemizin kurtuluşu hükümetleri devirmekten değil, kendimizi devirmekten geçiyor. Ne zamanki temiz, içten, dürüst, samimi ve sevgi dolu bir yolculuğun doğruluğunu görür ve hayatımızı buna göre inşa ederiz, işte o zamana ülkenin kaderi değişir. Çünkü oy verdiğimiz herkes bu ülkede yetişiyor ve doğal olarak bize benziyor! 

Peki bu ne zaman mümkün olur? Açıkçası bilemiyorum ama oy vererek hayatımızı değiştiremeyeceğimizi anlayacak kadar çok yaşadım ben, o yüzden de yıllardır oy kullanmam. Şikayet ettiğim bir sistemin yaşamasına, nefes almasına neden yardım edeyim? Tabi bunun başlıca sebebi “kendimi çaresiz görmüyor” olmam. Yani benim hayatımdaki sorunlar oy vermeyerek doğmadığı gibi, oy vererek de hayatımdan çıkmaz. Sevgilinle bir sıkıntı yaşadın diyelim, seçimlerde verdiğin oy sana nasıl yardım etsin? İnsanların içinde kendine yeterince güvenemiyorsun diyelim, hükümet sana nasıl yardım etsin? Biz tüm hayatımızı hükümet politikalarına, ekonomiye, borsaya vb şeylere bağlamışız. Sanki bunlar düzgün işlemezse hayatımız boktan olacak. Halbuki dünyanın ekonomisi en kötü ülkesinde bile refah içinde yaşayan birileri vardır, tıpkı dünyanın ekonomisi en iyi ülkesinde fakir kalmayı başaranlar gibi. Yani bizim seçimle iş başına getirebileceğimiz tek biri var bu hayatta; kendimiz.

Ben pek tavsiye vermeyi sevmem ama bir önerim var askere gitmeden önce size; kendinizi keşfedin. İnsan nedir, neler yapabilir, üstünüzdeki endişeleri korkuları attığınızda, sizi yere çakan ağırlıkları attığınızda neler yapabilirsiniz bir görün. Ne anne babaya, ne eşe çocuklara, ne dünyanın dönme hızına, ne de nasıl bir ülkede yaşadığınıza göre hayatınızın değiştiğini, bunların etkileri olmadan yaşayamayacağınızı düşündüğünüz sürece, rüzgarla oradan oraya savrulan bir yaprak gibi yaşarsınız hayatınızı. Halbuki rüzgar ne kadar sert eserse essin, nereye gideceğimi ben belirlerim. Yıllarca ben de aynı korkularla yaşadım ama sonunda korkularımın beni yönlendirdiğini anlayıp onlarla vedalaştım. Şimdi gerçekten özgürlük neymiş onu tadıyor, özgür olmamı engelleyen ne kadar düşüncem, korkum varsa gün be gün onları hayatımdan, düşünce sistemimden çıkarıyorum. Kısacası Tayyip ile Kılıçdaroğlu’nun kendi aralarındaki mücadelesini ben hayatıma sokmuyorum, onları uzaktan keyifle izliyorum. Çünkü onlar bu ülkenin değişimde büyük rol oynuyor, ben de onlara şükrediyorum. Bir gün tüm bunlardan sıkılıp başka bir ülke olmaya karar verirsek, bunda siyasetçilerin bu yaptıklarının çok payı olacak. Ama unutmayın, başka bir ülke olmaya karar vermek, önce başka bir insan olmaya karar vermekten geçiyor. Çünkü ülkeyi değil, ancak kendimizi değiştirebiliriz ki bu da her şeye yeter zaten. Ghandi’nin dediği gibi “Dünyada görmek istediğiniz değişimin kendisi olun”.

Bırak Hayat Halletsin

Yine gezi dergileri arasında kayboldum. “Sıradaki tatil nereye olsun? Deniz mi yoksa şehir tatili mi? Yalnız mı gideyim yoksa kalabalık ekip mi yapsak?” derken nefesim daralmaya başladı. Henüz bir yere gidebilmem mümkün değil, önce askerlik halledilecek ama gezmek heyecanı bende başka bir kapı açıyor sanırım çünkü heyecanlanıp mutsuz oluyorum. Her yere aynı anda gitmek mümkün olmadığı için mutsuz olmak çok normal. Şöyle düşünün, çok açsınız ve yemek yemeyi de çok seviyorsunuz. Sipariş verirken yediğiniz için mutlu olmak yerine yiyemedikleriniz de sizi bir yandan mutsuz eder. Ya da böyle hisseden bir tek ben varım! Ama çözdüm; akışına bırakacağım. Hayatta en çok sevdiğim şey karar vermek zorunda olmamak, özellikle de çok opsiyon varsa. O yüzden akışına bırakmak çok güzel. Az önce dergilere bakarken ve 2014’ün en popüler tatil destinasyonlarını okurken kafam uyuştu. Güney Amerika’nın keşfedilmeyi bekleyen Nikaragua’sından, İsviçre’de tren yolculuğuna kadar o kadar çok alternatif vardı ki, sonunda -az önce anlattığım gibi- nefesim daraldı. O an içimden şöyle geçti “Nereye gideceksem, neresi benim için en iyi seçenekse, kendiliğinden ortaya çıksın. Ben de sadece tadını çıkartayım.” 

Aslında hayatta hemen hiçbir şeye biz karar vermiyoruz. Belki sabah kalkınca yüzümü yıkamaya ben karar veriyor olabilirim, ama en fazla bu kadar. Bence hayat bizim için sürekli çalışıyor ve biz ona izin verdikçe bizi harika şeylerle buluşturuyor. O yüzden de, seçimleri hayata bırakmak hem doğru hem de çok rahatlatıcı. Kısıtlı aklımızla planlayabileceklerimizle, hayatın milyarlarca alternatif açısından bana en uygunlarını seçmesi arasında kaldıysam eğer, doğal olarak direksiyonu hayata bırakırım. Sadece tatil konusunda değil, hemen her konuda böyle davranmaya çalışıyorum. Askerlik sonrası ne iş yapacağım, nerede yaşayacağım gibi soruların cevaplarını da hayat bana versin ve beni en doğru zamanda en doğru yerde en doğru insanlarla karşılaştırsın diye dilekte bulunmuştum. Ve ben askere gittiğimden beri bir çok insanla tanışıp iş konuştuk, bağlantı sağladık. Mucize gibiydi. 

İşte hayata yüzde yüz güvenmemi ve sevmemiz bundan dolayı gerekli. Biz doğduğumuz andan itibaren hayatla bir savaşa girişiyoruz. Hayatta kalma savaşı! Ancak hayat savaşılacak değil, sevilecek, güvenilecek bir yer. İnsanın, hatta doğadaki her canlının, her olayın destekleyicisi, planlayıcısı o. İnsan kendini ne kadar bırakırsa, hayat onun için o kadar mükemmel şeyler yapıyor.

Kendinizi hayata bırakabilmeniz dileğiyle…

Yolda değil, yolculuktasın

Hayatın farklı zamanlarında farklı deneyimler yaşıyoruz. Küçüğüz ama sonra büyüyoruz. Bekarız ama sonra evleniyoruz. Her şey bir düzene girmişken, birden askere gidiyoruz. Hiç planlamadığın bir anda çocuğun oluyor ya da ailenden birilerini kaybedebiliyorsun. Hayat bu, menüsü çok zengin, her an her şey olabiliyor. Ama yazının başlığında da yazdığım gibi, nerede olduğun değil, ne yaşadığın önemli. Çünkü insan yaşayarak kendini buluyor, kendiyle buluşuyor.

23 gün acemi bir askerdim. Bölükteki herkesten yaşça büyük, herkesin ağabeyi.Bazılarının “Bu yaşta zor olmuyor mu?” sorusunda aradığı bir terslik olmadı hiç. İşim sebebiyle tanınan bir insan olduğum için komutanlarla sohbet edip kahve içerken, mıntıka temizliği sırasında elimle yerden sigara izmaritleri de topladım. Yemin töreninde sunum yapma görevi bana layık görüldüğü gibi, başarı belgesi de aldım ama o sırada kaç gündür duş alamadığım için ter kokuyordum. Bir kaç günlüğüne isyan ettiğim bir dönem de olsa, Onur olarak gidip, yine Onur olarak geri döndüm. Komutanlarla arkadaşlık etmek beni arkadaşlarımdan üstün biri yapmadığı gibi, yerden çöp toplamak da küçültmedi. İşte sana hayat! Ne yaşarsan yaşa, kendine nasıl bakıyorsun, ne kadar beğenip seviyor, arkanda duruyorsun? Mesele bu!

Evet askerlik olmasaydı olurdu, evet daha 6 yaşında okul denen sistemin içine girip bakış açımız küçültülmeseydi olurdu, evet ailelerimizden, toplumdan paranın peşinden koşmamız gerektiğini öğrenmesek de olurdu, böylelikle daha önce yapardık bazı şeyleri ama artık çok farkındayım ki, sen ne kadar beyaz olduğunu anla diye hayat seni iyice karartıyor. Ve sonunda ne beyazlık ne de karalık kalıyor. Sadece sen, hem de en güzel halinde. Askerlik de, hayatın her anında olduğu gibi gerçek bir okul benim için. Öğrendiğim, daha doğrusu aştığım şeyler oldu. Daha da olacak. Daha askerlik uzun, hayat uzun. Fark edecek çok şey var. Ne güzel ki bu zorlu yollar var, hayatın ne kadar kolay olduğunu anlamamız için. 

Şimdi Kıbrıs var önümde 4 buçuk ay. Kim bilir neler yaşayacağım. Heyecanlıyım, merak ediyorum. Manisa’ya gittiğimde de sürprizleri olmuştu hayatın bana, bakalım bu defa neler çıkacak karşıma. Ben şimdi buradayım, bir süre sonra Kıbrıs’tayım. Şimdi sıcak evimde koltuğa uzanmış laptopımda yazımı yazıyorum, iki gün sonra bir sürü askerle erkenden yatağa gireceğim ve gecenin bir yarısı belki nöbete kalkacağım. Ama hepsinin ayrı bir tadı var. En güzeli de, zorlandıkça ne kadar dayanıklı ver güçlü olduğunu görüyorsun. İşte o zaman kendine daha çok güveniyorsun!

Yaşadığımız deneyimlerin hepsi bizim için. Yüz binlerce asker var ve herkes kendi için hazırlanan deneyimi yaşamaya gidiyor. Milyarlarca insan var, her gün kendileri için hazırlanan sahnenin içine giriyor. O yüzden unutmayın, acılar da sevinçler de bizim başrolde olduğumuz oyun için hazırlanan senaryolar. Alman gerekeni alınca, sahne de senaryo da değişiyor ve her seferinde daha mutlu ve daha eğlenceli bir oyuna dönüşüyor.