geleni gelene aktar

Eğer üretmiyorsan muhakkak tüketiyorsundur. En çok da kendini.

İçin neyse sen de O’sun, o yüzen bugün saçının nasıl göründüğünün bir önemi yok. 

Zor’dur Benim En Yakın Arkadaşım

Bir video izledim az önce. Çocukluğu zorluklarla geçmiş, bugün başarılı bir iş adamı olmuş birinin semineriydi. Seminer boyunca sık sık ne kadar zor şartlar altında büyüdüğünü anlattı. Hatta bir ara yaşadığı imkansızlıkları bugünkü şartlarla karşılaştırdı ve salondakilere dönüp “Siz ne kadar şanslısınız, ne güzel imkanlarınız var, bizde nerede öyle şans” deyip insanlara manidar manidar bakıverdi. Bakışında da, beden dilinde de kendiyle ne kadar gurur duyduğunu görebiliyordunuz. Çünkü onca imkansızlığa ve zorluğa rağmen çok güzel bir noktaya gelmişti. Bunu görünce insan ilk etapta “Evet ya, helal olsun adama, biz bu kadar imkanla ancak bir arpa boyu yol alıyoruz, adam elinde hiçbir şeyi yokken nelere geldi” diye düşünüyor. O zaman şeytanı devreye sokalım: Peki aynı adam, bir eli yağda bir eli balda, köşklerde saraylarda büyüseydi ya da hiç sıkıntı çekmeden rahat rahat büyüseydi, bugün geldiği noktada olur muydu?

Tabi ki bugün güzel noktalarda olan insanların hepsi zorluklar içinde büyümedi. Ama ben sadece o insandan bahsediyorum. O insanın yolculuğundan. Ben kendi hayatıma bakınca, beni sıçratan, kendimi ve hayatı fark ettiren, titretip kendime getiren itici güçlerin hepsiyle zor zamanlarımda tanıştım. Ben, yaşadığım ciddi zorluklardan sonra kendime geldim ve yere daha sağlam bastım. Biliyorum ki bugünkü Onur’un oluşmasında o acılı ve zor zamanların büyük katkısı var. Ama mutlu ve keyifli anlarımın, çocukken ailemden gördüğüm sevginin, büyük ailede keyifle büyümenin de etkisi var. Yani yaşadığım olumlu olumsuz her şey beni bugünkü ben yaptı. “Zorluklara rağmen” diye bir şey yoktur işte bu yüzden, o zorluklar insanın en yakın arkadaşıdır, seni bugünlere biraz da onlar getirmiştir. Hatta zorluk derecesi ne kadar çoksa, sana katkısı da o kadar çoktur.

Hepimiz farklı yerlerde farklı şartlarda yaşıyoruz. Farklı geçmişlerimiz var. Ama o yaşanılanların hepsi bizim için. Bizi bir yere getirmek, bir şeyler fark ettirmek için. Ben yaşarken, “Neden bunu yaşadım?” diye sormayı ihmal etmiyorum çünkü sebepsiz bir şey olmaz. Zaten bunu alışkanlık haline getirdiğinde, sebepleri daha kolay görebiliyor, iç sesini daha rahat duyabiliyorsun. O zaman hiçbir şeyin boşuna olmadığını anlıyorsun. O yüzden yaptıklarımız için böbürlenmeye, kendimizi diğerlerinden daha başarılı, daha bahtsız, daha özel, daha sıradan görmek, gerçekleri görememek demektir. Gerçekse herkesin yolculuğunda gizlidir. Mesele başka kulvarlara takılmadan kendi gerçeğini görebilmek. “Neden?” sorusunu sorup cevapları arayabilmek. Başarıyı ya da başarısızlığı yaratan egomuzdur. “Bir var bir yok” olan şey de zaten gerçek değildir. Gerçek olan tek bir şey vardır; benim varlığım. O zaman önemli olan benim ne kadar başarılı olduğum mu, yoksa benim kim olduğum ve bu dünyada ne aradığım ve o zorlukları neden yaşadığım mı?

Bir karanlık ki…

Düşüyor olmak da meziyet. Öyle demeyin, insan güzel düştü mü en dibe kadar gidebilir. Peki, en dibin güzelliği nedir? Daha fazla düşemeyecek olman!

Madem düşmeyi durduramıyorsun, bari güzel düş. Çünkü en dip “daha fazla düşemeyeceksin” demek. Artık tek yol “çıkmak” demek. Tıpkı gecenin en karanlık anının gün ışığına en yakın an olması gibi. Dipte istediğin kadar kalabilir, istediğin kadar daha dibe gitmek isteyebilirsin. Ama bu mümkün değildir. Tek yol çıkmaktır. Gördüğünüz gibi, hiçbir şey daha kötüye gidemiyor. Dip diye bir yer var ve bu yer, hem her şeyin sonu, hem de her şeyin başlangıcı. Dünyanın yuvarlak olması ya da her şeyin er ya da geç kendine dönmesi gibi.

Ama arada kalmak öyle mi! O en kötüsü. Nerede olduğun belli değil. Çıkışa mı yakınsın yoksa dibe mi bilinmez. Çıksan mı yoksa iyice düşsen mi karar verilemez. Üstelik mücadele azmin de gitmişse… Sanki bir boşlukta gibisin. Kimsenin elini uzatamadığı, kimseye uzanamadığın. Kendini dipte zannettiğin, “tamam artık çıkış başladı” dediğin anda yeniden düşüp hayallerini, umutlarını, her yerini incittiğin. Arada olmak en kötüsü işte. En çok mücadele etmen gereken yer ama kendini, hayatı en anlayamadığın yer. Biri mi çıkaracak seni oradan yoksa sen mi yürüyeceksin? Bir işaret mi gelecek yoksa sen mi karar vereceksin?

Keşke dipte olsaydım. O zaman yer de belliydi, yol da belliydi. Ya şimdi?

Elindekini yaşa ama hayal gücünle yürü.

Hayat şu an gerçekten yaşanıyor. O yüzden bekleyerek yaptığın tek şey onu kaçırmak olur.

We’re The Winners (Biz Kazananız)

Milli duyguları yüksek bir ülkeyiz. Aslında neden böyleyiz belki onu da bir gün konuşmak lazım ama bu yazının konusu, milletçe bilinç altımızda dolanan inançlarımızdan birine göz atmak. 

Dün akşamki milli basketbol maçında rakibimiz Litvanya idi. Ve tribünde bir Litvanyalı’nın elindeki kartonda “We are the winners” yazıyordu. Yani “Biz kazananız”. Tam olarak demek istediği “Biz hep kazanan bir takımız, huyumuz bu”. Nitekim Litvanya basketbolda gerçek bir marka ve her zaman liderliğe oynayan ülke ve  kulüp takımları var. Peki ya biz? Biz kendimizi ne olarak tanımlayabiliriz?

Aklınızdan geçen cevabı biliyorum çünkü çoğumuzun cevabı aynı “Biz kaybedeniz”. Hatta devam edelim, “Biz şanssızız, Biz hep hakemlere yeniliriz, Biz iyi oynarız ama kaybederiz, Biz maça iyi başlarız ama sonunu getiremeyiz” vs. Dün akşam biz Litvanya’ya elendik, futbol milli takımımız da İzlanda’ya 3-0 mağlub oldu. Ve yine “Umutla başladığımız grup maçlarının ilkini hayal kırıklığı ile sonlandırdık”. Peki sizce ülkemizde kaç kişi bu sonuçlara şaşırıyor? Sizce basketbol milli takımımız Litvanya’yı elese ve aynı akşam futbol takımımız da İzlanda’ya 5 atsa, bizim geçmişte yaşadığımız deneyimlere daha mı uygun olurdu? Tabi ki olmazdı çünkü biz “kazanan bir ülke değiliz”. Biz hep yenilen, kaybeden bir ülkeyiz. 

Çünkü inancımız bu! Evet, bizim gerçeğimiz; kaybeden bir ülke, yalnız bir ülke, düşmanı çok olan, Türk’ten başka dostu olmayan bir ülke olmak. Biz ülkece buna inanıyoruz. Bize küçükken, daha ilkokula başlamadan etrafımızdaki bütün komşu ülkelerin düşmanımız olduğunu, ellerine geçecek en küçük fırsatta bizi öldüreceklerini, ülkemizi paramparça edeceklerini öğrettiler. Belki de doğruydu. Ama bunun neden olduğunu öğretmediler. Hatta ülkeler arası düşmanlıkların normal olduğunu, iki dünya, bir balkan savaşı sonrası bunların normal olduğunu ama düşmanlığın bilinçaltımızda büyütülmemesi gerektiğini, barışı kovalamanın gerekliliğini öğretmediler. Nefret ve kin eken her toplumun sonunda o nefret ve kinin kurbanı olduğunu öğretmediler. Çünkü kendileri de farkında değildi. Bizim bilinçaltımız bütün dünyayı kendi düşmanı olarak görüyor. Mesela ülkemizden buna çok benzer bir örnek vereyim. Fenerbahçeli futbolcular ve yöneticiler de benzer bir şey söylüyor ve böyle bir tshirtleri bile var: “Biz bize yeteriz, biz Fenerbahçeyiz”. Halbuki yetemezsin, içinde bu düşmanlık ve kinle sadece kendini yer bitirirsin. Tıpkı bizim ülkemizin yaptığı gibi. 

Bizim toplumca bilinç altımızı güzelce bir temizlememiz, toplumsal reformlar yapmamız lazım. Kendimizle ve kendi içimizde sağlıklı bir ilişki kurmamız lazım. Huzuru ve mutluluğu, diğer ülkelerle güzel ilişkiler kurmayı ancak böyle başarabiliriz. 70 milyon insanın yaşadığı bir ülkenin basketbol takımı 3 milyon nüfuslu bir Litvanya’ya yeniliyor. Ya da 320 bin nüfuslu bir İzlanda’nın futbol takımı bizi 3-0 mağlup ediyor. Ve sporu yakından takip edenler bilir, bunun gibi nice örnekler var. Ya da Avrupa ülkelerinin nüfuslarını yan yana koysan belki 10 tane ülke ancak Türkiye kadar kalabalık bir insan gücüne sahiptir. Ancak gördüğümüz gibi nüfusun çok olması, o nüfusun “içi boş” olunca bir işe yaramıyor. Nüfusumuz fazla diye her konuda diğerlerini ezmeliyiz anlamında söylemiyorum bunu ama her konuda da geride olmayalım artık. Bu kadar insan gücü bir şeye dönüşmeli. Ama bunun için önce insanımızın ciddi bir dönüşüm yaşaması şart!

Çetin Altan usta olsa bu yazıyı “enseyi karartmayın, elbet ülkemiz çağ atlayacak” der ve bunu güzel de bir sebebe bağlardı. Ben öyle bir tahmin yapamam, belki çağ atlar belki atlamaz ama ülkenin çağ atlamasını beklememize gerek yok, bireysel olarak kendi bilinçaltımızdaki olumsuz inançlarla vedalaşabiliriz. Mesela kendimizi takip etmek bu konuda ciddi bir çalışmadır. Örneğin “Biz de şans mı var abi!” dediğimiz anda kendimizi yakalamak. Çünkü ne kadar negatif düşünce varsa ülke olarak sahiplenmişiz. Bizim kaderimizde şanssızlık olduğu ya da onca düşmanımız olduğu için değil, biz buna inanmayı seçtiğimiz için bunları yaşıyoruz. İnanmıyorsanız kendi hayatınıza daha yakından bir bakın:)

Teknik taktik detaylar bir kenarda dursun, ülkemizde bu kadar yetenekli sporcu varken bir türlü “winner - kazanan” olamamanın bu inançlarla çok ilgisi var. Siz istediğiniz kadar çalışın, başaracağınıza inanmıyorsanız hayat sizin için pek de bir şey yapamaz. Ha arada bir hatırlatır ama siz ona sarılmayı tercih etmezseniz, yine köşesine çekilir. Ta ki tekrar hatırlatana kadar!

Bazen “dünya çok adaletsiz lan” diyor bi ses. “O zaman öleyim ne uğraşıyorum” diyorum ben de. O da “ya dur ben ölürüm” diyor, ben yaşıyorum.

Benim Hayatım Kimin Elinde?

Güzel bir soru. Var mı bir cevabınız? Yani benim ölümüm neye göre kime göre belirleniyor? Bu ülkede çoğunluk müslüman olduğu için aslında ecel inancı var. Ancak günlük yaşamda insanların neye inandığını anlamak zor. Çünkü insanların bir kısmı İstanbul’da ölen işçilerin katilinin devlet olduğuna inanıyor. Peki Türkiye müslüman olarak kendini tarif eden ve “insan ancak eceli gelince ölür, herkesin ne zaman öleceğini sadece Allah bilir” diye inanan bir toplumsa, neden ölenlerin “eceli” geldiği için değilde, birileri tarafından öldürüldüğünü düşünür?

Benim yazdıklarımdan umarım bir “Ne duygusuz adam” sonucu çıkarmazsınız çünkü bunları duygusuzluktan değil, meraktan soruyorum. Yaşadıklarımızı ezberden yaşamak yerine sorgulamak gerektiğine inanıyorum. Çünkü gerçeğe ancak sorgulayarak varabilir, beynimizi ancak sorgularken çalıştırabiliriz. Tekrar soralım o zaman sorumuzu; madem ölüm Allah’ın emri, ölenlerin sorumluluğunu neden sürekli başkalarında ararız. İstanbul’da inşaatta ölen işçileri bir kenara bırakalım, mesela kaza geçirdi bir yakınımız ve öldü. Ve karşı taraf 8/8 kusurlu, yani kazaya sebebiyet verip, yakınımızın ölümüne sebebiyet vermiş. Bu durumda “duygularıyla” yaşayan insan karşı tarafı suçlamaktan intikam almaya kadar pek çok tepki verir. Peki gerçekten inanan insan ne yapar? “Demek ki eceli böyle yazılmış, takdiri ilahi böyleyse kabul etmekten başka yapacak bir şey yok.” diyerek, karşı tarafa gidip teşekkür eder. Neden? Çünkü Allah’ın emrini o yerine getirmiştir. böyle olması gerektiği için yazmıyorum bunları ama inancı olduğunu söyleyen insanın yapması gereken bu değil midir?

Garip mi geldi yazdıklarım? Bana da:) Ancak az daha derine inip bırakacağım. Demek istediğim şu ki, eğer inançlı bir toplum varsa ortada ona göre davranmalı, inancı yalan olmamalı. Hem de o inanç ne olursa olsun. Ben zaten herhangi bir dini inancı kabullenen biri değilim. Ama bu tarz bizi çok etkileyen olaylarda etrafı suçlamak ya da ezbere tepkiler vermek yerine biraz sorgulayalım isterim. Madem ölüm de doğum gibi hep hayatımızda, artık bunu daha farklı şekilde kabul edelim isterim. Hatta sorgulayalım, diyelim ki “Ey güzel Allahım, neden bu adamların eceli böyle oldu? Ya da neden yılda bilmem kaç bin tane işçimiz bu şekilde can veriyor?”. Belki sorgularsak daha önce fark etmediğimiz cevaplar buluruz. Görmediklerimizi görürüz. O zaman ecele tekrar bakar ve değerlendiririz. “Her insan ölüyor ama bu neye göre belirleniyor” un cevabını buluruz. Biliyorum, bize bu ülkede daha çok Allah’tan korkmamızı öğretiyorlar, sevmemizi, konuşmamızı, hatta sorgulamamızı değil. Çünkü korkmak yerine sever, sorgulayıp anlamaya çalışırsak, din insanlar üstündeki gücünü kaybeder. Belki bu başka bir yazının konusu, ben çok dağılmadan toparlamak ve kendi görüşümü paylaşmak istiyorum. Benim inancıma göre, insan her zaman kendi hayatının direksiyonundadır. Sen hayatını ne tarafa yönlendirirsen, onu yaşarsın. Kendine neyi layık bulduğun çok önemli. İnsanlar bugün ekmek parası diye yapılmayacak bir sürü iş yapıyor. Kendini çaresiz hissettiği için olmadık şartlarda çalışmayı kabul ediyor. Halbuki şartlarını kendi belirler insan. Sen neye razı olursan onu yaşarsın. Ama itiraz edip “Hayır ben bunu istemiyorum” dediğinde hayat sana farklı alternatifler çıkarır. Önemli olan neyi istediğine karar vermek. Bizi işçilerimiz inanılmaz kötü şartlarda çalışıyor evet ama o şartları kabul eden de yine o işçiler. Tıpkı kendi hayatımızda, bize uygun olmasa da razı olduğumuz bir çok durum gibi. Bunun için kimi suçlayabiliriz? Kendi çaresizliğimizden çıkmak için bir yol aramak yerine vazgeçmek, razı olmak bizi hep kötü şartlarla buluşturur. Tıpkı ülkemizde her sene hayatını kaybeden binlerce işçi gibi.

"Bizim ülkemizde hayat çok ucuz" diye bir laf vardır bilirsiniz. Peki neden ucuzdur? Çünkü biz hayatımıza yeterince değer vermiyoruz! Ne zaman ki bu değeri arttırır, kötü şartlarda çalışmayı kabul etmeyiz, o zaman işverenler de daha iyi şartlar sunmak için çalışmaya başlar. Çünkü o kötü şartlarda çalışacak adam bulmakta zorlanırlar. Yoksa alan razı satan razı olduğu sürece daha çok insanımız iş kazalarında hayatını kaybeder. Peki iş beğenmeyelim de aç mı kalalım? Şartları bize uygun olmayan bir işi çaresizce kabul etmek belki o an için bizi kurtarır ancak uzun vadede kaybeden hep biz oluruz.

Dünden beri bu kaza yüzünden devlete yüklenen çok oldu. Devlet kendi yanlışlarını kendi düzeltecek tabi ,bu onun sorumluluğu. Ama sadece onun sorumluluğu, benim, bizim değil! Benim tek bir sorumluluğum var; kendimi düzeltmek. Zaten herkes kendiyle ilgilenir, kendini düzeltirse, yaşam kalitesini arttırırsa, hayatını da ona göre yaşar. Hayat ona daima istediklerini verir. Mesele bu çaresizlik zihninden kurtulmak. Ülkenin büyük kısmı zar zor geçiniyorsa bunda bu inancımızın büyük payı var. Yoksa sabahtan akşama kadar herkesi suçlayalım, elimize ne geçer?

Geçen hafta Avrupa’da yaptığım 15 günlük tatil sonrası ülkeye döndüm. Bu 15 günde tam 11 ülke gezdim ve içerinde yaşam şartları en kötü olanı hangisiydi tahmin edin? Ama unutmayın, bu şartları belirleyen de yine bu toprakların üstünde yaşayanlar ve onların tercihleri. Yoksa şeytanın bir laneti değil!